Yazı: Eylül Giriftinoğlu Philip Kaufman’ın 1988 tarihli Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği uyarlamasının önünde baştan itibaren oldukça zor bir görev vardır: Milan Kundera’nın olaylardan çok düşüncelerle ilerleyen, roman ile felsefi deneme arasında dolaşan metnini sinemanın görsel diline çevirmek. Kaufman bu görevin altından etkileyici bir filmle kalkıyor; fakat ortaya çıkan eser, romanın birebir karşılığından çok onun duygusal bir …
Yazı: Eylül Giriftinoğlu
Philip Kaufman’ın 1988 tarihli Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği uyarlamasının önünde baştan itibaren oldukça zor bir görev vardır: Milan Kundera’nın olaylardan çok düşüncelerle ilerleyen, roman ile felsefi deneme arasında dolaşan metnini sinemanın görsel diline çevirmek. Kaufman bu görevin altından etkileyici bir filmle kalkıyor; fakat ortaya çıkan eser, romanın birebir karşılığından çok onun duygusal bir yankısına dönüşüyor.
1968 Prag Baharı ve ardından gelen Sovyet işgalinin gölgesinde ilerleyen hikâye, görünürde Tomas ile Tereza arasındaki aşk ve Tomas’ın Sabina’yla sürdürdüğü ilişki etrafında şekillenir. Fakat Kundera’nın dünyasında aşk hiçbir zaman yalnızca aşk değildir. Karakterlerin birbirleriyle kurdukları ilişkiler aynı zamanda özgürlük, bağlılık, sadakat, beden, tesadüf ve seçim üzerine yürütülen birer düşünce deneyidir. Daniel Day-Lewis’in canlandırdığı Tomas, bu düşünce deneyinin “hafiflik” tarafında durur. Bağlanmadan yaşamak, cinsellikle aşkı birbirinden ayırmak ve geçmişin ağırlığını taşımamak ister. Day-Lewis karakterin bu tavrını yalnızca sözlerle değil, bedenine yerleşmiş bir rahatlık ve kendinden eminlikle aktarır. Ancak Tomas’ın trajedisi, hafifliği seçmiş olmasına rağmen Tereza’yı sevmesiyle başlar. Çünkü Tereza onun hayatına tam tersini getirir: ağırlığı.

Juliette Binoche’un Tereza’sı filmin duygusal merkezidir. Tereza için sevgi; sadakat, aidiyet ve bedenle ruhun birbirinden ayrılamaması demektir. Tomas’ın başka kadınlarla ilişkileri bu nedenle onun için yalnızca kıskançlık meselesi değildir; sevginin anlamına yönelik bir tehdittir. Binoche, karakterin kırılganlığını büyük dramatik çıkışlardan çok bakışları ve küçük ifade değişiklikleriyle taşır. Lena Olin’in Sabina’sı ise üçüncü bir ihtimali temsil eder: sürekli terk etmek, bağlardan ve kimliklerden kurtulmak, yani hafifliği neredeyse bir yaşam felsefesine dönüştürmek.
İnsan için dayanılmaz olan nedir?
Film böylece Kundera’nın temel sorusunu karakterler üzerinden korur: İnsan için dayanılmaz olan gerçekten ağırlık mıdır, yoksa hiçbir yere bağlanmadan yaşamanın hafifliği mi?
Filmin en güçlü taraflarından biri Sven Nykvist’in görüntü yönetimidir. Doğal ışık, solgun tonlar ve gösterişten uzak kadrajlar yalnızca dönemin Prag’ını yeniden yaratmaz; karakterlerin iç dünyasını da görünür kılar. Özellikle Sovyet işgaline ait gerçek arşiv görüntülerinin kurgusal sahnelerle iç içe geçirilmesi filmin en başarılı tercihlerindendir. Kaufman ve Nykvist, yeni çekilen görüntüleri tarihî kayıtlarla örtüşecek biçimde tasarlayarak kurgu ile gerçek arasındaki sınırı neredeyse görünmez hâle getirir. Böylece Tomas ile Tereza’nın kişisel hikâyesinin üzerine tarihin çok daha büyük ağırlığı çöker.

Fakat uyarlamanın kaçınılmaz kaybı da tam burada ortaya çıkar. Kundera’nın romanında anlatıcı yalnızca hikâyeyi aktaran bir ses değildir; adeta beşinci bir karakterdir. Hikâyeyi durdurur, Parmenides’ten Nietzsche’ye uzanır, hafiflik ile ağırlığı tartışır, karakterlerinin davranışlarını sorgular ve zaman zaman kendi yarattığı insanların ne anlama geldiğini okuyucuyla birlikte düşünür. Film bu felsefi sesi büyük ölçüde kaybeder. Görüntüler, oyunculuk ve müzik onun bıraktığı boşluğu doldurmaya çalışsa da romanın düşünsel çok sesliliğini bütünüyle karşılayamaz.
Leoš Janáček’in eserlerinin film müziğinde kullanılması bu açıdan özellikle anlamlıdır. Kundera’nın müzikle güçlü kişisel ve edebî bağı düşünüldüğünde Janáček yalnızca atmosfer yaratan bir besteci olmaktan çıkar; romanla film arasında kurulmuş görünmez bir köprüye dönüşür.
Belki de bu nedenle filmi romana ne kadar “sadık” olduğuyla değerlendirmek doğru değildir. Kaufman, Kundera’nın bütün fikirlerini sinemaya aktaramaz; bunun yerine onların yarattığı duyguyu görüntülere dönüştürür. Romanı okumak bir Bach fügunun bütün seslerini aynı anda duymak gibiyse, filmi izlemek o fügun en güçlü melodisini bir solistten dinlemek gibidir: daha yalın, daha romantik, daha duyusal ve kaçınılmaz olarak eksik.
Fakat belki de iyi bir uyarlamanın görevi eksiksiz olmak değildir. Bazen başka bir sanat formunda aynı soruyu yeniden sorabilmesi yeterlidir. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği de seyircisini Kundera’nın cevapsız bıraktığı soruyla baş başa bırakıyor: Bizi hayata bağlayan şey özgürlüğümüz mü, yoksa taşımayı seçtiğimiz ağırlıklar mı?






