Join the Club

Get the best of Editoria delivered to your inbox weekly

İki Kapılı Handa Gören Bir Kalp: Âşık Veysel

Yazan: Eylül Ceylan Türkpençe Bayanlar baylar, çatı katından bildiriyorum... Bugün Âşık Veysel'in doğum günü. Oturup onun için bir şeyler yazmak istedim, sabahtan beri aklımda aynı düşünce dönüyor: İnsanın görmesi için gözlere ihtiyacı yok. Kalbi görsün, ruhu görsün yeter. Resim yaparken de, bir kumaşı kesip biçerken de, sıfırdan bir şey ortaya çıkarırken de mesele hep bu …

Yazan: Eylül Ceylan Türkpençe

Bayanlar baylar, çatı katından bildiriyorum…

Bugün Âşık Veysel’in doğum günü. Oturup onun için bir şeyler yazmak istedim, sabahtan beri aklımda aynı düşünce dönüyor: İnsanın görmesi için gözlere ihtiyacı yok. Kalbi görsün, ruhu görsün yeter.

Resim yaparken de, bir kumaşı kesip biçerken de, sıfırdan bir şey ortaya çıkarırken de mesele hep bu değil mi aslında? Yaptığın işe kendinden bir parça katmak. İçine o yangını koymak. Âşık Veysel tam da bunu hatırlatıyor bana.

Gözleri görmüyordu belki ama dünyayı hepimizden daha derin bir yerden görüyordu. “İki kapılı bir handa / Gidiyorum gündüz gece” derken sadece bir yolculuğu değil, doğumla başlayıp ölümle biten hayatımızı anlatıyordu.

Bir de şu dizeleri var ya: “Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa.” Ne güzel söylemiş. Bir şeyi güzel yapan yalnızca kendisi mi, yoksa ona bakan gönül mü? Belki de bazı şeyleri güzel yapan, onlara nasıl baktığımızdır.

Veysel’i çoğu kişi sadece türkü söyleyen ozan olarak biliyor ama onun hikâyesinde onu gören gözler de var. 1930’da Sivas’ta edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer, Âşıklar Bayramı düzenleyip Veysel’i Ankara’ya çağırıyor. Cumhuriyet’in 10. yılında kendi üslubuyla eserlerini seslendiriyor ve ondan sonra tüm ülke onu tanıyor. Yani biri onu fark etmese, o ses belki de Sivrialan’da kalacaktı. Bazen bir insanı bir başkasının görmesi gerekiyor.

Veysel sadece söyleyen değil, öğreten biriydi de. 1942’de Arifiye Köy Enstitüsü’ne usta öğretici olarak çağrılıyor ve öğrencilere bağlama çalmayı öğretiyor. Sadece öğretmekle de kalmıyor; Arifiye’nin o canlı atmosferinden ilham alıp “Kara Toprak” gibi en sevdiğimiz eserlerini orada kaleme alıyor. Öğrencilerine öğrettiği türküler arasında “Keklik” de var. Hani yıllar sonra Köyden İndim Şehire filminde altın sayma sahnesinde çalan o türkü…

Onu enstitülerde izleyenler hep aynı şeyi söylüyor; Veysel derslerde öğrencilerini hiç yarıştırmamış. Zaten kendisi de yarışmayı hiç sevmemiş. 1944’te Gölköy Köy Enstitüsü’nde başka bir âşık, İhsan Ozanoğlu onu atışmaya, yani karşılıklı laf yarışına davet ediyor. Veysel “Ben bilmem” deyip reddediyor. Hâlbuki biliyor ama istemiyor. Çünkü onun için mesele kimin daha iyi söylediği değilmiş. Mesele kalpten söylemekmiş.

Fikret Kızılok’un Âşık Veysel’le karşılaşmasını da bu yüzden çok seviyorum. 1969’da Sivrialan’a gidiyor, kar yüzünden yollar kapanınca ustasının yanında aylarca kalıyor. Bir yanda sazıyla Anadolu’nun sesini taşıyan Veysel, diğer yanda gitarıyla kendi yolunu arayan Kızılok… Sonra Veysel’in türküleri Kızılok’un yorumuyla başka bir sese kavuşuyor. Veysel’in ardından Kızılok’un sazını kırdığı da anlatılır. Bazen bir enstrüman yalnızca bir enstrüman değildir; bir hatıradır, bir bağdır.

Bazen bir insanla karşılaşmak, bildiğin yolu bile başka türlü yürümene vesile oluyor. Şems ile Mevlânâ’yı da düşünüyorum böyle zamanlarda. Biri hayatına giriyor ve sen artık bazı şeylere eskisi gibi bakamıyorsun.

Belki de bu yüzden, hayatımda iz bırakan o insanı daha iyi anlıyorum. Bunu herkese anlatamadım. Ama değiştiğimi biliyorum. Bazı karşılaşmaların sende bıraktığı izi herkesin bilmesine gerek yok galiba. Sen biliyorsun ya, bazen o yetiyor.

Canım Tarkan’ın 2003’te yayımlanan Dudu albümünde “Uzun İnce Bir Yoldayım”ı yorumlamasını da seviyorum. Belki Veysel’i hiç dinlememiş biri, bu türküyle ilk kez Tarkan sayesinde tanıştı. Türkü aynı türkü ama dinleyenin hikâyesi değişiyor. Bence sanatın güzel tarafı da bu. Bir şey üretiyorsun, sonra senden çıkıp gidiyor.

O sesi korumak için bir ressam da fırçasını kullanmıştı bir zamanlar. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Veysel’in türküleri kaybolmasın, sesi kayıt altına alınsın diye kendi çizdiği kartpostalları bastırıp satışa çıkarıyor. Geliriyle Veysel’e bir ses kayıt cihazı alıyor. O cihaz bugün hâlâ müzesinde duruyor. Birinin sesi, diğerinin çizgisiyle korunmuş yani.

Sanat böyle kendi yolunu bulup giderken, bazen de önünün kesilmek istenmesi var tabii. Veysel’in hayatı sinemaya uyarlandığında, 1952 yılında Metin Erksan tarafından çekilen “Karanlık Dünya” filminde bizzat kendi rolünü oynamıştı usta. Ama ne acıdır ki film, “Memleketi yoksul ve gerici gösteriyor” denilerek yasaklanmıştı. Gözleri görmeyen bir adamın dünyayı aydınlatan sesinden korkmuşlardı belki de. Hakikatten korkanlar yasaklar koydu, filmleri sandıklara kilitledi; ama Veysel’in türküleri dilden dile, kuşaktan kuşağa bugüne kadar geldi. Çünkü asıl karanlık olan, o filmi yasaklayanların zihniydi; Veysel ise o karanlığın ortasında türküleriyle ışık yakmaya devam etti.

Bütün bunları düşününce dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyorum. İster tuvalin başında ol, ister bir kumaşı kesip biç, ister bir sazın ya da gitarın tellerine dokun… Mesele yalnızca bir şey ortaya çıkarmak değil. Yaptığın şeye kalbinden bir parça katabilmek.

İşin içine kalp girmeyince gerisi sadece gürültü.

Büyük ozan, iyi ki doğdun. İyi ki o iki kapılı handa yürürken bizim de kalbimize dokunan izler bıraktın.

Bültenimize Katılın

Bu yazıyı beğendiniz mi? Aylık bültenimize bayılacaksınız.

Sanat Duvarı

Sanat Duvarı

Yorumlar

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir