Join the Club

Get the best of Editoria delivered to your inbox weekly

Simio: Huzursuzluğun Kıyısında (1.Bölüm)

Yazan: Batuhan Düme Artık ruhumun kabul etmekte zorlandığı bir dünyanın, bir yaşamın karanlığında yaşıyorum, Simio. Ruhumun bu huzursuzlukla kıvranması, beni bu şehrin kalabalığında, sessizlik ve yalnızlığın kıyısında gezinmeye itiyor. Bilmiyorum Simio, galiba yorgunum. Bilmiyorum. İçimde bu düşüncelerle Gülhane’den Sirkeci’deki evime doğru yürümeye başladım. Ermenilerden kalma tarihî bir binanın üçüncü katında oturuyorum. Annem ve babam Ayvalık’a …

Yazan: Batuhan Düme

Artık ruhumun kabul etmekte zorlandığı bir dünyanın, bir yaşamın karanlığında yaşıyorum, Simio. Ruhumun bu huzursuzlukla kıvranması, beni bu şehrin kalabalığında, sessizlik ve yalnızlığın kıyısında gezinmeye itiyor. Bilmiyorum Simio, galiba yorgunum. Bilmiyorum. İçimde bu düşüncelerle Gülhane’den Sirkeci’deki evime doğru yürümeye başladım. Ermenilerden kalma tarihî bir binanın üçüncü katında oturuyorum. Annem ve babam Ayvalık’a gittiler. Beni de çok çağırdılar ama ben burada kalmak istedim. Bütün bu karışıklığın ve huzursuzluğun ortasında, kendimi güvende hissettiğim yerde, evimde kalmak istedim.

Evimin önüne gelmiştim. Anahtarlarımı paltomun ceplerinde arıyordum ki kapı açıldı. Kapıyı açan Zona Hanım ve küçük kızı Arev’di. “Merhabalar,” dedi gülümseyen bir yüzle. “Merhabalar,” dedim aynı tonla. Sonra Arev’e dönüp, “Siz nasılsınız küçük hanım?” dedim. Yüzünde, tıpkı isminin anlamı gibi, bir masumluk ve mutluluk vardı. Güneş gibi küçük bir kızdı. Dünyanın bu korkunçluğu karşısında Arev’i düşündüm. Ah, küçük Arev, ruhunu sakın kirletme. Dünya ne kadar ruhunu kirletmek istese de… Bunu söylemeyi çok istedim ama yalnızca saçlarını okşayıp merdivenlere doğru ilerledim.

Evimin kapısına vardığımda nefes nefese kalmıştım. İçeri girdiğimde, uzun bir aradan sonra evine dönen seyyahlar gibi hissettim kendimi. Ayaklarım yorgundu. Terlediğimi hissettim. Ne kadar yürümüştüm, bilmiyorum. Ama yürürken beni yoran, taşıdığım bedenim değildi. Beni yoran, beni terleten; bedenimden daha ağır olan huzursuzluğum ve içimdeki yalnızlıktı. Elimi yüzümü yıkayıp dolaptan soğuk bir bira aldım ve camımın önünde duran yeşil berjerime oturdum.

“Bak Simio, yeni bir günün daha telaşesi bitmek üzere. Güneşin kızıllığı Üsküdar’ın üzerine bir alev gibi çökmüştü. Gemiler limanlardan daha sık ayrılmaya başlamıştı. Trafik sıkışmıştı, sabır denilen nimetin sınırları biraz daha zorlanmaya başlamıştı. Ama yaşamak böyle bir şey miydi, Simio? Oysa güneş ne güzel batıyordu ve deniz ne güzel bir renge bürünmüştü. Tanrı’nın bize sunduğu güzellikler karşısında bu kadar kör olacak, huzursuzluğa ve telaşeye kapılacak kadar ne yaşıyorduk? Bu da mı Tanrı’nın buyruğuydu, Simio? Yoksa her şeye yaptığımız gibi Tanrı’ya da mı haksızlık ve nankörlük ediyorduk? İnsan bazen bütün bunları düşünürken kendine de haksızlık ettiğini unutuyordu.”

Bu pencereden ve bu koltuktan yaşamın ta kendisini izlemek her zaman sevdiğim bir şey olmuştur. Simio da dolaptan bir bira almıştı. Karşıma oturmuş, sessizce benimle birlikte dışarıyı izliyor, bir yandan da bana bakıyordu. Gözlerinin içinde, sanki birbirini kovalayan sorular vardı. Hangisini önce soracağını o da bilmiyor gibiydi.

“Evet Simio, söyle,” demek istedim. Sustu. “Sor Simio, sor. Bu yaşamın huzursuzluğu içinde beni daha ne kadar huzursuz edebilirsin ki?” dedim. Yine sustu. Kalktı ve o uzun koridorun sonundaki karanlık odaya doğru yürüdü. Ardından kapının kapandığını duydum mu, yoksa bunu da mı ben uydurdum, bilmiyorum. O andan geriye, o karanlık odanın ıssızlığında ağlayan bir ses kaldı. Bilmiyorum Simio, belki de çok yorgunum. Ama bu gece odada yalnızca ikimiz vardık.

Bültenimize Katılın

Bu yazıyı beğendiniz mi? Aylık bültenimize bayılacaksınız.

Sanat Duvarı

Sanat Duvarı

Yorumlar

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir