Join the Club

Get the best of Editoria delivered to your inbox weekly

Geleneksel Kurumların Tekeline Mahkûmmuyuz?

Yazan: Çisil Sezen Eylül sonunda Tersane İstanbul’da yine büyük bir sanat fuarı kapılarını açtı: 16 ülkeden 70 galeri, 700’den fazla sanatçı, 1.300’den fazla eser. Contemporary Istanbul 21 yıldır aynı sponsorla, Akbank ile yoluna devam ediyor. Nisan ayında da benzer bir tanıtım yazısı vardı. Venedik Bienali’nde Türkiye Pavyonu’nun sponsoru Trendyol Sanat’tı. İki metinde de vurgu aynıydı: …

Yazan: Çisil Sezen
Contemporary Istanbul

Eylül sonunda Tersane İstanbul’da yine büyük bir sanat fuarı kapılarını açtı: 16 ülkeden 70 galeri, 700’den fazla sanatçı, 1.300’den fazla eser. Contemporary Istanbul 21 yıldır aynı sponsorla, Akbank ile yoluna devam ediyor. Nisan ayında da benzer bir tanıtım yazısı vardı. Venedik Bienali’nde Türkiye Pavyonu’nun sponsoru Trendyol Sanat’tı. İki metinde de vurgu aynıydı: Türk çağdaş sanatının uluslararası görünürlüğü. Kulağa güzel geliyor. Ama bu görünürlüğün faturasını kim, neyle ödüyor?

Bu tablo aslında tesadüf değil. Toplumsal ve politik meseleleri konu alan çağdaş sanat, günümüzde büyük ölçüde tam da eleştirdiği sistemin, yani şirketlerin, sermayenin parasıyla sahneye çıkıyor. Ve şirketler bunu bilerek, isteyerek yapıyor. Çünkü bu ilişki onlara iki şey kazandırıyor.

Birincisi, imaj. “Biz eleştirel ve toplumsal sanata alan açıyoruz” demek, bir şirkete kamuoyu nezdinde kolayca itibar kazandırıyor. İkincisi, sanatın kendisi bir metaya dönüşüyor. Eserin içindeki eleştiri bile artık sergilenebilir, çekici bir “ürün” haline geliyor. Eser, galeri duvarında asılı dururken sistemi sarsmak bir yana, o sistemin vitrinine dönüşüyor. Şirketler imaj tazeliyor, sanatçı da sanatını gösterebilmek için mecburen buna ortak oluyor. Peki biz?

Bir sanat sergisine gittiğimizde sponsoru ya da dev logoları ne kadar sorguluyoruz? Bunları ne kadar eleştiriyor, bu duruma karşı ne kadar ses çıkarıyoruz?

Sistemi kökünden değiştiremesek de sanatçının, sanatını meta haline getirdiğini düşünerek kendimizi avutabiliriz.

Peki kurumları tercih etmeyen sanat tek başına nasıl var olur?

Sanatçıların kendi aralarında kurduğu, sponsora ihtiyaç duymayan mekânlar ve sergiler çıkış yolu olabilir. Avantajı bağımsızlık; dezavantajı ise ölçek. Bu tür girişimler küçük kalıyor, uluslararası görünürlük zayıflıyor, sanatçının kendini ve sanatını küresel pazarda gösterebilmesi zorlaşıyor.

Bazı ülkelerde (örneğin Almanya ve Kuzey ülkelerinde) sanat önemli ölçüde devlet fonlarıyla, bağımsız kurullar aracılığıyla destekleniyor. Bunun avantajı, sanatın tek bir şirketin çıkarına bağlı kalmaması. Ama bu sefer de başka bir soru doğuyor: Devlet hangi sanatı meşru görüyor? Siyasi iktidar değiştiğinde destek de değişebiliyor. Sansür riski hiçbir zaman tam olarak ortadan kalkmıyor.

İKSV gibi vakıf yapıları da şirket sponsorluğuna bir alternatif sayılabilir. Ama vakıfların büyük bağışçıları da genelde şirketler ve holdingler olduğu için, bağımsızlık burada da tartışmalı kalıyor.

Geleneksel kurumların tekeline mahkûm muyuz?

Yapay zekânın bu kadar geliştiği bir çağda, sanatın görünürlüğünün hâlâ birkaç kurumun ya da şirketin elinde olduğunu görmek, aslında geleneksel düşünmekten başka bir şey değil. Yapay zekâ araçlarını bu sorunun çözümüne nasıl entegre edebiliriz?

Dijital arşivleme yöntemleriyle sanatçının hem küresel hem yerel ölçekte kendini ve sanatını tanıtması artık gayet olası bir durum. Bu alana özel eğitilmiş yapay zekâ araçlarıyla, belki de kurumsal sponsorluğa bu kadar bağımlı olmayan, daha dağıtık bir sistem bile kurulabilir.

Teknoloji belki de bize kurumların tekelini kırma ihtimalini sunuyor. Ama bu ihtimal gerçekleşse bile, asıl soru hâlâ orada duruyor: Biz, bir sergiye her girdiğimizde, bu sisteme ne kadar ortak oluyoruz? Sponsoru sorgulamadığımız sürece, değişen sadece aracı olur, sistem değil.

Bültenimize Katılın

Bu yazıyı beğendiniz mi? Aylık bültenimize bayılacaksınız.

Sanat Duvarı

Sanat Duvarı

Yorumlar

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir