Yazı: Melisa Güller Atom bombasının babası, kültürel bir ikon ve binlerce insanın dolaylı yoldan ölümüne sebep olan bir dahi; J. Robert Oppenheimer. Bay Oppenheimer’ın enteresan hayatının işlendiği bir Christopher Nolan filmi olan Oppenheimer’ın adını duymadan geçirdiğimiz bir gün yok son birkaç ay içerisinde; bunun haklı bir sebebi de var elbette. Oppenheimer, ünlü oyuncu kadrosu ve …
Yazı: Melisa Güller
Atom bombasının babası, kültürel bir ikon ve binlerce insanın dolaylı yoldan ölümüne sebep olan bir dahi; J. Robert Oppenheimer. Bay Oppenheimer’ın enteresan hayatının işlendiği bir Christopher Nolan filmi olan Oppenheimer’ın adını duymadan geçirdiğimiz bir gün yok son birkaç ay içerisinde; bunun haklı bir sebebi de var elbette. Oppenheimer, ünlü oyuncu kadrosu ve başarılı sinematografisi ile birlikte son yılların gerçekten iyi olarak adlandırılabilecek işlerinden.

Oppenheimer’ın bu kadar konuşulan bir figür olmasının sebebi sadece dünyanın kaderini değiştiren bombanın mucidi olması değil elbette; kendisi aynı zamanda politik ve tarihi açıdan oldukça önemli bir isim. Oppenheimer’ın bizzat kendisinin politik açıdan içinde bulunduğu etkinlikler fazla olmasa dahi, komünizm nefretinin Amerika’da altın çağını yaşadığı bir dönemde, hoşlandığı bir arkadaşı Jean Tatlock tarafından sol görüşlü topluluklarla ve komünizmle içli dışlı olması onun hayatında oldukça büyük bir etkiye sebep oluyor.

Hem sol görüşlere sempati duymak hem de sol görüşe en kibar şekilde “mesafeli” olarak tanımlanabilecek bir hükümet için çalışmak, büyük bir baskı altında olmak demekti Oppenheimer için. Sevgilisi, kardeşi gibi sevdiği birçok insanın da dahil olduğu dönemin komünist partisi ile olan bağlantıları onu hem bir halk kahramanı hem de bir vatan haini yapıyordu. Amerikan halkının “kahraman” ve “hain” olarak belirlediği kişiler elbette sorgulanmaya değer, tarihten öğrendiğimiz üzere.

Oppenheimer, bombanın var olması hakkında da zaman zaman ikilemlere giren biri olarak, bu bombanın yenilgiyi kabul etmek zorunda kalan Naziler yerine Japonya üzerinde kullanılması üzerine de kaygılı olan biri olarak görülüyor filmde. Ne yazık ki kaygıları, bu bombanın hükümet tarafından binlerce insan üzerine atılmasını önlemeye yetmiyor. Sonucunda ne olduğunu da hepimiz biliyoruz.

Bir savaşı, hatta tüm savaşları bitirecek hayalleriyle oluşturduğu bu bomba, gelecek savaşları değil ama binlerce insanın hayatını bitirmekte rol oynuyor. Oppenheimer’ın niyeti bu olmasa dahi, yaşanan bu oluyor. Oppenheimer’ın elinde ölen insanların kanı mı var, kendisinin de filmde belirttiği üzere, yoksa hükümetin işlediği cinayetlere yeni bir araç tahsil eden günah keçisi mi ya da her ikisinden de biraz mı üzerine uzun uzun tartışılabilecek sorular. Bir soru değil, gerçek olan şey ise, dönemin hükümetinin dış politikada oldukça acımasız olduğu ve bu acımasızlığın binlerce, yüzbinlerce insanın hayatına mal olduğu.

Bir başka gerçek ise, şiddetin daha fazla şiddet doğurduğu zannımca. Bir savaşı bitirmek, ölümleri durdurmak için biraz daha savaşmanın ve biraz daha insanın ölmesinin gerekliliği beni oldukça rahatsız eden bir düşünce yapısı; çoğu zaman da doğru olmayan.

Güçlünün gücünü iyilik adına kullanması tarihte çok sık rastlanılmayan bir hadise. Atom bombasına sahip bir Amerikan hükümetinin, bu bombayı işgal ettikleri ve zaten yenilgiye uğramış ülkeler üzerinde kullanması ise çok çok sık rastlanılan. Burada sorun belki de eninde sonunda icat edilecek bir yok etme aracını yaratmak mı, yoksa o aracı yanlış ellere teslim etmek mi diye düşünülüyor; ancak var oluş amacı “yok etmek” olan bir oluşum nasıl ellere teslim edilirse iyi bir sonuç doğurur ki? Nolan, tüm bu soruları ve bu soruların çeşitli cevaplarını düşünerek ortaya kendini izleten, “saran” bir film çıkarmış. Üç saatlik bir film nasıl bir buçuk saat gibi hissettirir diye merak edenler, Oppenheimer’ı izleyerek meraklarını giderebilirler.






