Yazan: Esmanur Tanışman !Bu yazı sizi biraz acıktırabilir😊 Hayatımız boyunca farklı türlerde pek çok eser okuruz. Okuduklarımızı öylesine sahipleniriz ki kendimizi yazarlarına yakın hissederiz. Bazı kitapları yalnızca okumakla kalmayız; onları derinlemesine benimseriz. Artık bizim için yalnızca kelimelerden oluşan kâğıt parçaları olmaktan çıkarlar; onlara anlamlar yükleriz. Kitapların o kendine özgü kokusu, özellikle kâğıt ve cilt malzemelerinin …
Yazan: Esmanur Tanışman
!Bu yazı sizi biraz acıktırabilir😊
Hayatımız boyunca farklı türlerde pek çok eser okuruz. Okuduklarımızı öylesine sahipleniriz ki kendimizi yazarlarına yakın hissederiz. Bazı kitapları yalnızca okumakla kalmayız; onları derinlemesine benimseriz. Artık bizim için yalnızca kelimelerden oluşan kâğıt parçaları olmaktan çıkarlar; onlara anlamlar yükleriz. Kitapların o kendine özgü kokusu, özellikle kâğıt ve cilt malzemelerinin zamanla geçirdiği kimyasal değişimlerle ilişkilidir. Kitap kokusuna duyulan ilgi için “bibliosmia” sözcüğü de kullanılır. Fakat kitaplarla kurduğumuz bağ yalnızca kokudan ibaret değildir. Bazı kitapların rengini, sesini, kokusunu ve hatta tadını hayalimizde canlandırırız. Örneğin, bazı kitaplar birine kahve kokusunu hatırlatırken bazıları çocukluğumuzdan kalma bir kurabiye gibi dağılır damağımızda. Bir başkası ise kitabı, tadını tam tarif edemediği ancak içinde bıraktığı eksiklikten tanıdığı bir şeye benzetebilir. Bir düşün: Sevdiğin bir kitabı okurken hiç durup dururken bir şeyler yemek istedin mi? Ama öyle karnını doyurmak için değil; sanki okuduğun cümlelerin bir tadı varmış da onu damağında hissetmek istiyormuşsun gibi. Belki bir fincan kahve, fırından yeni çıkmış bir kek ya da yağmurdan sonra içilen bir çay…
Belki de kitaplarla aramızdaki bağın bir kısmı burada saklıdır. Çünkü insan yalnızca okuduklarını değil, okurken kim olduğunu, ne hissettiğini ve hangi küçük mutlulukların içinde kaybolduğunu da hatırlar. Belki de bu yüzden bazı kitapları yeniden okuruz: Hikâyeyi unuttuğumuz için değil, bizde bıraktıkları hissi özlediğimiz için. Aynı cümleleri yeniden okur, aynı kahramanlara yeniden yaklaşırız. Fakat her defasında başka bir şey buluruz. Çünkü kitap aynı kalsa da biz aynı kalmayız. Bir zamanlar mutluluk veren bir sahne, yıllar sonra içimizi burkabilir. Önceden anlamadığımız bir karakteri bu kez kendimize yakın hissedebiliriz. Kitapların tadı biraz da bu yüzden değişir: Zaman geçtikçe damağımız değil, hayatımız değişir.
Şimdi düşünüyorum da kitaplığımda yalnızca hikâyeler yok. Bir fincan kahvenin yanında geçirdiğim sakin bir öğleden sonra, mutfaktan gelen portakal kokusu, yağmurlu bir günde pencereye vuran damlalar, bitmesini istemediğim akşamlar da var. Her kitabın arasına görünmez bir hatıra sıkışmış. Kimi bize huzuru, kimi özlemi, kimi de henüz adını koyamadığımız bir duyguyu hatırlatır. Belki senin için de böyledir. Belki bir kitap sana tarçınlı kurabiyeyi, bir başkası yaz akşamında içtiğin soğuk bir limonatayı hatırlatıyordur. Belki de bazı kitapların belirgin bir tadı yoktur; yalnızca uzun zamandır unuttuğun bir duyguyu yeniden uyandırırlar. Kimileri kitaplarını kahveyle, kimileri çayla okumayı tercih eder. Peki sen, kitap okurken yanında bir şey içmeyi sever misin? Bazı kitaplar okunup bitmez. İçimizde bir tat bırakırlar ve biz, hiç beklemediğimiz bir anda o tadı yeniden ararız. İşte biz de bu yazımızda, bazı kitapların bizlere tam olarak nasıl bir hissiyat verdiği sorusunun cevabını kaleme aldık.
Keyifli okumalar dileriz…
1- TEHLİKELİ OYUNLAR – OĞUZ ATAY
“Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor. Bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor, anlıyor musun?..”
Sonbahar yağmuru sonrasında içilen, dumanı tüten sıcacık ve sade bir Türk kahvesi gibidir Tehlikeli Oyunlar. Tıpkı romanın başkahramanı Hikmet Benol’un iç dünyasındaki melankoli gibi, damakta ilginç ve eşsiz bir tat bırakır. Okurken her zaman huzur bulmayız; düşünürüz. Bazen bir cümleye takılır, sayfayı kapatır, pencerenin önünde uzun süre düşüncelere dalarız. Altını çizdiğimiz satırlar, içimizde sakladığımız bir düşünceyi açığa çıkarır. Görmezden geldiğimiz bir gerçeği önümüze sererler. Böyle kitapları bitirip hikâyenin sonuna ulaştığımızda, aslında kendimize de varmış oluruz. Yazarın ikinci romanı olan bu eser; bireyin varoluş sancılarını, toplumsal yabancılaşmasını ve içsel hesaplaşmalarını üstkurmaca bir kurguyla işleyen Türk edebiyatının ilk postmodern örneklerindendir. Romanın merkezinde, toplumdan uzaklaşarak bir gecekondu mahallesinde yaşamaya başlayan Hikmet Benol vardır. Hikmet; kendi kimliğiyle, geçmişiyle, ilişkileriyle ve toplumla hesaplaşırken gerçek hayatı oyunlara dönüştürmüştür.
2- KÜRK MANTOLU MADONNA-SABAHATTİN ALİ
Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar çok inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı..”
Bu kitap, sahilde yapayalnızken gevrek bir simit eşliğinde içilen çay gibidir biraz. Kulaklık takıp müzik dinleme ihtiyacı dahi hissettirmez. Kalabalığın içindeki o yalnızlığında, zaten kendi köşene çekilip kafandaki sesleri dinlemekle meşgulsündür. Yazarın üçüncü eseri olan bu kitap, ilk olarak Hakikat gazetesinde “Büyük Hikâye” başlığıyla 48 bölüm hâlinde yayımlanmış, 1943’te ise Remzi Kitabevi tarafından kitaplaştırılmıştır. İlk baskıda “hikâye” olarak tanıtılmış, sonraki yıllarda ise roman olarak yayımlanmıştır. İçine kapanık ve silik bir memur olan Raif Efendi ile gençliğinde Berlin’de tanıştığı ressam Maria Puder arasındaki tutkulu aşkın ve bir insanın yalnızlaşma sürecinin anlatıldığı bu eserde beni en çok etkileyen şeylerden biri, insanları yalnızca bize gösterdikleri yüzleriyle tanıdığımızı sanmamızdır. Oysa her insanın içinde, belki kimsenin bilmediği, belki de bir kez olsun anlaşılmayı bekleyen başka bir hayat vardır.
3-İÇİMİZDEKİ ŞEYTAN-SABAHATTİN ALİ
“Unuttum diyemem fakat üzerimde bir
tesiri kalmamış.”
Yazarın ikinci eseri olan bu kitap, Ömer ve Macide adlı iki karakterin aşkı üzerinden bireyin iç dünyasını, vicdan azabını, iradesizliğini ve dönemin sözde aydın çevresini ele almaktadır. Roman, insanın kendi hatalarının sorumluluğunu üstlenmek yerine suçu koşullara ve çevresine yüklemesini sorgular. Burada söz edilen şeytan gerçek bir varlık değil; insanın kendi iradesizliğini ve yanlışlarını açıklamak için sığındığı bir bahanedir. Bizce bu kitap, davlumbaz ışığının altında derin düşüncelere dalarak yapılan limonlu bir kek gibidir.
4- KÜÇÜK PRENS – ANTOINE DE SAINT-EXUPÉRY

“İnsanlar içinde de yalnızdır insan…”
Masalsı roman Küçük Prens, Sahra Çölü’ne mecburi iniş yapan bir pilotun, başka bir gezegenden gelen küçük bir prensle karşılaşmasını ve onun maceralarını anlatır. Çocuklara yönelik masalsı anlatımına rağmen eser, yetişkinlere de hitap eden derin bir düşünce dünyasına sahiptir. Kitap, büyüdükçe hayatın sade güzelliklerini, hayal gücünü ve masumiyetini nasıl gözden kaçırıp unuttuğumuzu düşündürür. İşte bu yüzden, bir bardak sıcak ballı süt ve ona batırılarak yenen bir kurabiye misalidir bu kitap. Çocukluk saflığımızdır.
5- SOL AYAĞIM – CHRISTY BROWN
“Kendimi unutmama neden olan
her şeyden uzaktım artık.”
Eser, yazarın serebral palsiyle yaşarken verdiği hayata tutunma ve kendini ifade etme mücadelesini anlattığı otobiyografisidir. Onun en büyük gücü, her daim yanında duran ve en büyük destekçisi olan annesidir. Annesi, onun vazgeçmemeyi öğrenmesindeki en büyük ilham kaynağıdır. Christy Brown otobiyografisini hazırlarken, başlangıçta anlattıklarını yazıya geçirmesi için kardeşleri ona yardım etse de son taslakları bizzat sol ayağını kullanarak yazmıştır. Kitap, yazar henüz 22 yaşındayken, 1954’te yayımlanmıştır. Kitabın okura yaşattığı duygu ise sıcak çikolata ve tarçınlı elmalı kurabiye hissiyle eşdeğerdir diyebiliriz. Sıcak çikolata; Christy Brown’ın hikâyesindeki aile desteğini, şefkati ve zor koşulların içinde bulunan küçük mutlulukları çağrıştırıyor. Bu sıcaklık, insanın anlaşılmaya ve kabul edilmeye duyduğu ihtiyacı simgeliyor. Tarçınlı elmalı kurabiye ise çocukluğu, aile evini ve geçmişten gelen tanıdık bir huzuru düşündürüyor. Elmanın doğal tatlılığı ile tarçının yoğun kokusu, hayatın acı yanlarının yanında varlığını sürdüren küçük sevinçleri temsil ediyor. Kısacası Sol Ayağım, soğuk bir günün sonunda, insanın bütün zorluklara rağmen kendine bu dünyada bir yer açabileceğini hatırlatan sıcak bir mutfak hissi veriyor.
6- YALNIZLIK PAYLAŞILMAZ – ÖZDEMİR ASAF
“Kavuşmak şart mı?
Boş ver.
Bazı şeyler yokken güzel…”
Türk şiirinin önemli isimlerinden Özdemir Asaf’ın hayattayken yayımlanan 120 sayfalık son şiir kitabıdır. Daktilo sesi, yağmur sonrasındaki toprak kokusu ve yanan odun ateşine eşlik eden, üzerinde özenli bir kahve sanatının bulunduğu sıcak karamelli bir latte hissi verir. Sütün yumuşaklığına karışan kahvenin o hafif acılığı ve karamelin geride bıraktığı tatlılık… Hepsi bir aradadır. Ne bütünüyle şekerli ne de insanın yüzünü buruşturacak kadar serttir. Tıpkı hayatın içindeki küçük mutluluklar gibi. Okurken kendimizi güvende hissettiğimiz, dünyanın bütün gürültüsüne rağmen kendi köşemize çekilebildiğimiz kitaplardandır bu. Sayfaları çevirdikçe insanın acele etme ihtiyacı azalır; sanki hiçbir yere yetişmeniz gerekmiyormuş, hiçbir şeyi hemen çözmek zorunda değilmişsiniz gibi hissedersiniz. Şiirdeki mısraların o ahengine, akışına bırakıverirsiniz ruhunuzu.
7- TUTUNAMAYANLAR – OĞUZ ATAY
“Çok konuşuyorum kendimle bu günlerde. Ne yapayım, başkalarının sohbetinden hoşlanmaz oldum.”
Rutubetli müstakil bir evde, mum ışığında tarçınlı rulo çörek yiyerek okunan bir kitap hissi verir. Rutubetli müstakil ev; toplumdan uzaklaşmayı, eskiyen değerleri ve insanın kendi içine kapanmasını çağrıştırır. Selim’in ve Turgut’un dünyayla kurduğu mesafeye benzer. Rutubet ise zamanla birikmiş, kolayca silinmeyen bir ağırlık hissi yaratır. Mum ışığı her şeyin tam olarak görünmediği, gölgelerin büyüdüğü bir ortam sağlar. Bu durum, romandaki karakterlerin kendilerini ve birbirlerini anlamaya çalışmalarındaki belirsizlikle paraleldir. Üstelik mum ışığı hem samimi hem de biraz huzursuz edicidir. Tüm bunlara eşlik eden tarçınlı rulo çörek ise, tarçının sıcaklığı ve çöreğin verdiği ev hissiyle romanın ironik ve insani tarafını temsil eder. Çünkü Tutunamayanlar yalnızca karanlık ve umutsuz bir kitap değildir; eserdeki mizah, absürtlük ve insanın tuhaflıklarına duyulan ilgi de çok güçlüdür. Tatlı bir şey yerken hayatın anlamsızlığını düşünmek, romanın o çelişkili ruhuna fazlasıyla uyar. Dışarıda dünya yavaşça çürürken, içeride küçük ve kişisel bir sığınak kurmak gibidir bu. Fakat o sığınak da bütünüyle güvenli değildir; çünkü insan kendi zihninden kaçamaz. Sanki eski bir evde, dünya ile arasındaki bağı giderek zayıflayan bir insanın kendi düşüncelerine sığınıp onları yine kendi elleriyle dağıtmasını okuruz eserde. Ve tarçınlı çörek de bu karanlığın içindeki küçük, insani bir teselliye dönüşür. Bu kitapta bir karakterin başına gelenlere üzülmekten çok, onunla geçirilen zamanın sona ermesine içerler insan. Çünkü bazen bir kitabın son sayfasında kaybettiğimiz şey hikâye değildir; o hikâyenin içindeyken sahip olduğumuz kendimizdir. Yazarın ilk romanı olan bu eserde, intihar eden arkadaşı Selim Işık’ın geçmişini araştıran mühendis Turgut Özben’in içsel yolculuğunu ve Türk aydınının modernleşme karşısındaki yalnızlığını okuruz.
8- ŞEKER PORTAKALI – JOSE MAURO DE VASCONCELOS

“-Sence bir şans daha vermeli miyim Portuga?
-İnsanlar asla değişmez Zeze.
-Ama o…
-O da Zeze, O da…”
Buram buram portakallı kek kokar bu kitap. Bize verdiği hissiyat tam olarak budur. İlk lokmada çocukluğa açılan bir kapı vardır: Portakal kabuğunun ferah kokusu, kekin yumuşak dokusu ve mutfaktan gelen o tanıdık sıcaklık… Henüz ne olduğunu tam açıklayamadığımız ama içimizde bir yerlere yerleşen eski bir mutluluktur bu. Bu tarz kitaplar insana her şeyin daha kolay olduğu zamanları değil, hayatın henüz bu kadar karmaşık görünmediği anları hatırlatır. Belki de çocukluk dediğimiz şey, yaşadığımız günlerden çok, dünyaya henüz bu kadar kuşkuyla bakmadığımız hâlimizdir. Bir kitabın birkaç cümlesi bizi yıllar öncesine götürebilir. Üstelik oraya gerçekten dönmemize gerek yoktur; hatırlamak bazen yeterince güçlü bir yolculuktur. Kitabın asıl adı O Meu Pé de Laranja Lima’dır. Eser, yazarın kendi çocukluk deneyimlerinden izler taşıyan, yarı otobiyografik bir romandır. Hikâye, yoksul bir ailede yaşayan, beş yaşındaki hayalperest Zezé’yi anlatır. Zezé, yeterince sevgi göremediği dünyasında hayal gücüne ve bahçesindeki küçük şeker portakalı fidanına sığınır. Üçleme olarak kaleme alınmış bir serinin ilk kitabıdır; Zezé’nin hikâyesi Güneşi Uyandıralım ve Delifişek ile devam eder. Şeker Portakalı, bir çocuğun yalnızca yaramazlıklarının değil, aynı zamanda görülme ve sevilme ihtiyacının da hikâyesidir. İnsanı asıl etkileyen tarafı, çocukların yaşadığı acıların yetişkinlerin gözünde ne kadar kolay küçümsenebildiğini göstermesidir.
9- KIRIK HAYATLAR – HALİT ZİYA UŞAKLIGİL
“Tükenmeyen bir ümitle, fakat
Her gün bir parça daha ölerek
Bekliyordu..”
Kırık Hayatlar için tam olarak kurutulmuş güller, eski mektup zarfları ve tütsü hissiyatı uyandırır diyebiliriz. Sanki geçmişte kalmış ama duygusu hâlâ silinmemiş anılar gibidir. Yazar bu romanda; Osmanlı’nın son dönemindeki yüksek sosyetenin ahlaki çöküşünü, aile bağlarının kopmasını ve yanlış Batılılaşmanın bireyler üzerindeki yıkıcı etkilerini anlatır. Eser, yazarın Servet-i Fünun döneminde kaleme aldığı son romanıdır. Kırık Hayatlar, yalnızca Doktor Ömer Behiç’in yaşadığı bir aile dramı değil; bireysel hataların, ahlaki çatışmaların ve toplumsal sorunların insan hayatını nasıl parçalayabildiğini gösteren, Halit Ziya’nın olgunluk dönemine ait oldukça önemli bir romandır.






