Yazan: Demet Adamhanoğlu Masada beş kişi var ve kimse kendini tanıtmıyor. Kendilerini tanıtmalarına gerek de yok; söyledikleri, kim olduklarını ele veriyor. İlki sabırsız, sanki cümleleri bile beklemek istemiyor. “İnsan artık dayanıklı değil,” diyor. Sadece meşgul ve bunu bir erdem gibi taşıyor. Oysa meşguliyet, çoğu zaman kaçışın en saygın halidir. Karşısındaki ise daha sakin, daha mesafeli …
Yazan: Demet Adamhanoğlu

Masada beş kişi var ve kimse kendini tanıtmıyor. Kendilerini tanıtmalarına gerek de yok; söyledikleri, kim olduklarını ele veriyor.
İlki sabırsız, sanki cümleleri bile beklemek istemiyor. “İnsan artık dayanıklı değil,” diyor. Sadece meşgul ve bunu bir erdem gibi taşıyor. Oysa meşguliyet, çoğu zaman kaçışın en saygın halidir.
Karşısındaki ise daha sakin, daha mesafeli bir tavır takınıyor. Kelimelerini seçerek konuşuyor. “Kaçış dediğin şey artık görünür değil,” diyerek onu düzeltiyor. Kimse kaçtığını fark etmiyor çünkü kaçış, sistemin kendisi hâline geldi. Sürekli bir bağlantı, sürekli bir uyaran var. Kimse sana “kaç” demiyor ama kimse sana “dur” da demiyor.

Masadaki üçüncü kişi hafifçe gülümsüyor. Sanki konuşulanları onaylıyor ama başka bir açıdan bakıyor gibi. “İnsan kendinden kaçmaz,” diyor. “Kendine denk gelmemek için oyalanır. Gürültü bu yüzden var; bastırmak için değil, karşılaşmamak için.” Bir süre sessizlik oluyor. Sonra masadaki tek kadın konuşuyor. Sesi ne yumuşak ne sert ama net.
“Belki de sorun sadece gürültü değil,” diyor. “İnsanlara sürekli ne hissetmeleri gerektiği söyleniyor. İyi hissetmek zorundaymış gibi yaşıyorlar. Oysa insan bazen sıkılır, daralır, hatta hiçbir şey hissetmez. Bunları hızla düzeltmeye çalıştığımız anda, deneyimin kendisini kaybediyoruz.”

En sessiz olan en sona kalıyor. Konuştuğunda herkesin dikkati ona dönüyor.
“İnsan yorgun değil, fazla dolu. Ve çoğu, neyi taşıdığını bile bilmiyor.” diyor.
Cümle havada kalmıyor, masanın üzerinde dolaşıyor. Dışarıda bahar var ama içeride kimse mevsimi konuşmuyor. Çünkü değişim takvimle olmuyor. İnsanlar yeniden başlamak istiyor ama hiçbir şeyi bitirmeden.
Her şeyi açık bırakıyorlar: İhtimalleri, ilişkileri, düşünceleri…

Sonra bu dağınıklığa “özgürlük” diyorlar. Oysa açık kalan her şey, zamanla yük olur. Bir şeyi seçtiğinde birçok ihtimal kapanır ama bir hayat başlar. Seçmediğinde hiçbir şey kapanmaz ama hiçbir şey de gerçekten başlamaz.
Masada kimse bunu tartışmıyor artık. Çünkü hepsi aynı yere gelmiş durumda. İnsan hayatını doldurarak değil, kapatarak netleştirir. Ama kapatmak cesaret ister. Çünkü her kapattığın şeyle kendine biraz daha yaklaşırsın ve herkes kendine yaklaşmak istemez.
Dışarıda bahar devam ediyor. İçeride kimse “yeniden başlamaktan” söz etmiyor. Çünkü yeniden başlamak için önce bir şeyin bitmesi gerekir. Ve insan, bitirmeden başlamak isteyen tek canlıdır. Belki de mesele bu kadar basit: Yeni bir şey eklemek değil, açık kalan bir şeyi gerçekten kapatmak…
Ve onunla vedalaşmak.
Çünkü bazen ilerlemek; ileri gitmekle değil, taşıdıklarını bırakmakla başlar.






