Yazan: Emre Gül Yıl 1921... Anadolu'nun dört bir yanı işgal altında, cephelerde kısıtlı imkanlarla, ölüm kalım mücadelesi veriliyor. Siperdeki askerin, evladını kınalayıp cepheye gönderen ananın, yorgun ama başı dik bir milletin ruhunu ayağa kaldıracak bir "kıvılcıma" ihtiyaç var. Bir şiirin sadece estetik için yazılmayacağını, aynı zamanda toplumumuzun kaderini çizen bir itici güç olduğunu kanıtlayan İstiklal …
Yazan: Emre Gül

Yıl 1921…
Anadolu’nun dört bir yanı işgal altında, cephelerde kısıtlı imkanlarla, ölüm kalım mücadelesi veriliyor. Siperdeki askerin, evladını kınalayıp cepheye gönderen ananın, yorgun ama başı dik bir milletin ruhunu ayağa kaldıracak bir “kıvılcıma” ihtiyaç var.
Bir şiirin sadece estetik için yazılmayacağını, aynı zamanda toplumumuzun kaderini çizen bir itici güç olduğunu kanıtlayan İstiklal Marşı’mızın hikayesi, tam da bu karanlık günlerde başlıyor.
Ödüllü Bir Yarışma ve Boş Kalan Bir Kalem
Dönemin Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı), milli heyecanı diri tutmak ve orduya moral vermek amacıyla bir milli marş yarışması düzenlemeye karar verir. Kazanan esere o dönem için oldukça büyük bir meblağ olan 500 lira ödül verilecektir.
Yarışmaya ülkenin dört bir yanından tam 724 şair katılır. Ancak kurula gelen şiirlerin hiçbiri, o beklenen ruhu tam anlamıyla yansıtamaz. Herkesin aklında ve gönlünde tek bir isim vardır: Dönemin en usta kalemlerinden, vatan aşığı şair Mehmet Akif Ersoy. Fakat Akif, bu yarışmaya katılmak istemez. Sebebi ise Akif’in o sarsılmaz karakterinde gizlidir: “Milli marş para ile yazılmaz!”
Taceddin Dergahı’nın Duvarlarına Kazınan Mısralar:
Akif’in bu haklı inadını kırmak, yakın dostu ve dönemin Balıkesir Milletvekili olan Hasan Basri Bey’e düşer. Hasan Basri Bey, Mehmet Akif’i yarışmayı kazanması halinde ödülü almayacağı konusunda ikna eder.
Böylece Akif, Ankara’daki Taceddin Dergahı’nda o ölümsüz mısraları kağıda dökmeye başlar. Öyle bir ruh haline bürünür ki, anlatılanlara göre bir gece ilham fırtınasıyla yatağından fırlar; karanlıkta kağıt bulamayınca elindeki kurşun kalemle o ilk kelimeyi dergahın duvarlarına kazır:
“Korkma…”
Meclis’te Gözyaşları ve Ayakta Kopan Alkış Tufanı
Takvimler 1 Mart 1921’i gösterdiğinde, Mehmet Akif’in “Kahraman Ordumuza” diye başlayan ve ordumuza ithaf ettiği şiiri Meclis kürsüsüne taşınır. Dönemin Maarif Vekili Hamdullah Suphi o gür sesiyle şiiri okumaya başladığında, Meclis’te önce derin bir sessizlik, ardından muazzam bir coşku kopar. Milletvekilleri gözyaşları içindedir. Şiir öylesine büyük bir etki yaratır ki, istek üzerine tam dört kez üst üste, ayakta alkışlanarak okunur.
12 Mart 1921: Bir Ulusun Marşı Doğuyor
Tarihi gün gelip çatar. 12 Mart 1921 tarihinde yapılan meclis oturumunda, bu eşsiz şiir Türkiye’nin resmi marşı olarak kabul edilir.
Peki o 500 liralık ödüle ne oldu?
Ankara’nın o dondurucu ayazında sırtına giyecek bir paltosu dahi olmayan Mehmet Akif Ersoy, kazandığı ödülün tek bir kuruşuna bile dokunmaz. Paranın tamamını, cepheye giden askerlere elbise diken ve yoksul kadınlara iş öğreten Darülmesai adlı vakfa bağışlar.
Dahası, Akif bu devasa eseri kendi şiir kitabı olan Safahat’a bile dahil etmez.
Nedenini soranlara ise şu asil ve net cevabı verir:
“O şiir artık benim değil, milletimindir.”
Mehmet Akif Ersoy’un geceler boyunca yazdığı İstiklal Marşı’mızın hikayesini sonlandırırken ettiği o büyük duayı bir daha hatırlayalım:
“Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın!”






